Bir Haberturk klasiği: Suleyman’s
Haberturk kanalında (malesef) normal olan yabancı dil özentisi, kişiksiz program isimlerine yeni biri daha katıldı: Suleyman’s
Countrymize hayırlı uğurlu olsun!
Manuel Gişe
Bayındırlık ve İskan Bakanlığı Karayolları Genel Müdürlüğü‘nün sitesinde açılan bir pencere.. Ve içeriğinde çok ilginç bir terim: Manuel Gişe. Şuna “serbest geçiş gişesi” ya da “serbest gişe” gibi bir şey denemez miydi? Türkçemizi kullanmaya özen gösterilemez miydi? Biraz hassasiyet göstermek gerekmez mi? Aaaah, ah….
Ben racon kesmem, kafa keserim
Siz hiç örümcek adamın “Ben racon kesmem, adam keserim [*]” dediğini duydunuz mu? Ya da bir mekana girip otomatik silahlarla 10-15 kişi acımasızca öldürdüğünü? Ya da, ne biliyim, yüzünü dağıttığı bağlanmış bir adamın ensesine silahını dayayıp, kahkahalarla tetiği çektiğini? Siz hiçbir örümcek adam çizgi-romanında, çizgi-filminde ya da sinema filminde öldürdüğü insanların kanlarını yüzünde temizlerken gördünüz mü?

Dün bir kanalın ana haber bülteninde şöyle bir habere rastladım. Milli Eğitim Bakanı Sn. Çelik, Örümcek Adamın çocukları şiddete özendirdiğini belirtmiş ve gerekli önlemleri alacaklarını söylemiş.
Çocukların birbirini öldürdüğü, bıçakladığı bir zamandayız. Ben en az 6-7 haber programında çocukların şunu söylediğine tanık oldum: “Kendini Polat Alemdar zannediyor / Polat Alemdar gibi davranıyor.”
Kurtlar Vadisi dizisini kaldırmayıp genç beyinlerin zehirlenmesine izin veren zihniyetin örümcek adam gibi çizgi kahramanlarda suç araması ne saçma. Sağır sultan bile herşeyin farkında, sanki bizimkiler Ay’da ya da Mars’ta…
Gerçek boyutlarda oyuncak su ısıtıcısı
Bir oyuncakçıda gördüğüm, görüp de gözlerime inanamadığım bir reyon fotoğraftaki. Oyuncak elektrikli su ısıtıcısı… Düğmesine basınca su kaynama sesi çıkarıyor. Boyutu gerçeğine hemen hemen yakın. Yani ben sokakta görsem gerçeğinden ayıramam. Şimdinin çocukları için ne menem oyuncaklar var…
Ben ayakkabı boyacısı diye buna derim
Dinle zalim APO (6 Ekim 1993)
Binlerce insanın hayatını kaybettiği PKK ile mücadelenin en kanlı günlerinden biri, 1993 yılının ekim ayında yaşanmıştı. Lice’de iç savaşı andıran çatışmalar sırasında, Tuğgeneral Bahtiyar Adın’ın öldürülmesi tüm ülkede öfke yaratırken, aynı anda Siirt, Günbuldu köyünün Derince mezrasını basan PKK militanları, 14 çocuk ile 8 kadını kalaşnikoflarla tarayarak katletmişti. Bölgeye giden Hürriyet muhabiri Hayrettin Karateke’nin objektifine yansıyan vurularak öldürülmüş 3 aylık bebeğin görüntüsü, PKK’nın gerçek yüzünü ortaya koyacak bir belge olarak tarihe geçti.
(Bu yazı, Hürriyet gazetesinin “O Manşetler” isimli son kitabından alıntılanmıştır.)
Gene Hürriyet gazetesinin 22.Kasım.1998 tarihli Gündem’inde ise şu yazılı:
İbretin öyküsü
Hayrettin KARATEKE
Terörün Güneydoğu Anadolu’da doruğa tırmandığı 1993 yılının son günleri… Yer, Siirt’in Baykan İlçesi’ne bağlı Günbuldu Köyü Derince Mezrası. 21 Ekim 1993 gecesi mezrayı basan 60 kadar PKK’lı, 31 korucunun çevrede pusuda bulunmasını fırsat bilerek roketatar ve otomatik tüfeklerle ateş açtı. Korucuların dikkati bir noktada toplanırken, başka bir terörist grup, çevresi dağlarla çevrili bir vadi içerisindeki mezrayı sardı. Teröristler evlerinde tütün saran korucu ailelerini kadın-çocuk demeden silah zoruyla dışarı çıkararak ilkokulun önünde topladılar. Gözü dönmüş katiller, korucuları, ‘‘Aileleriniz bizim elimizde, teslim olmazsanız hepsini kurşuna dizeceğiz’’ diye tehdit ettiler. Korucular direnmeye devam ederken, acımasız katliamlardan biri daha gerçekleştirildi. Gözü dönmüş teröristlerin otomatik tüfeklerle açtığı ateşle, biri hamile olmak üzere 14′ü çocuk, 8′i kadın toplam 22 masum vatandaş katledildi. Gözlerini kan bürüyen, ‘Kürtler’i kurtarmak ideali’ ile ortaya çıkan caniler, kendi soylarından gelen masum vatandaşları tek tek katledip, 7’sini de yaralamakla yetinmediler, 8 evi de ateşe verdiler. Silahlar sustuktan sonra ortalık kan gölüydü. Teröristlerin kurbanlarından hamile bir kadının karnı parçalanırken, bebeği de dışarı fırlamıştı. Ölenler arasında adı henüz konulmamış bir bebek de vardı. Ölen diğer çocuklardan Firuvet Erdem’in 2 yaşındaki oğlu Zeynettin, Yılmaz Erdem’in 3 aylık bebeği Yılmaz Erdem ve Saime Erdem’in 6 aylık bebeği Saime’de bulunuyordu.
Diğer ölenlerin ise şöyleydi: Nevrettin Erdem (10), Anıl Erdem (60), Merdiye Erdem (25), Saime Erdem (30), Emiyettiin Erdem (8), Münasıp Erdem (10), Kevser Erdem (12), Zaru Erdem (55), Saki Erdem (10), Bedriye Erdem (25), Serkan Erdem (3), Barış Erdem (4), Cumhuriyet Erdem (8), Firuvet Erdem (25), Raife Erdem (60), Amine Erdem (28), Hasibe Erdem (15).
Chip and pin’i kınıyoruz!

Aşağıaki bu ileti, tüm bankalara, Türkiye Bankalar Birliği’ne, Bankalararası Kart Merkezi’ne, basın yayın kuruluşlarına ve yazarlara gönderilmek üzere Sinanoglu.Net tarafından hazırlanmıştır.
Ülkemizin, iktisadî olarak gelişmesi sürecinde sahip olduğu en büyük yapıtaşlarından biri olan bankalarımızın, önemli müşteri kitlelerine ulaşmak ve yüksek kredi oranlarına sahip olmak için sunduğu kredi kartı hizmeti, Chip and Pin uygulaması ile artık halkımız tarafından daha güvenli bir şekilde kullanılabilecek.Chip and pin adını verdiğiniz uygulama, bireye özel şifreler ile kredi kartı üzerinden alışveriş yapılması olanağını sunmaktadır.Bu güzel gelişmeler yaşanırken çok önemli bir husus da göz ardı edilmektedir. Bu yeni hizmet ile ilgili büyük reklam kampanyaları yapılırken ülkemizin en önemli değerlerinden biri olan dilimizin korunması ilkesi çiğnenmektedir. Buradaki en büyük eleştiri noktamız; Türkiye Cumhuriyeti’nde kurulmuş olan bankalarımızın, yine özellikle Türkiye’deki vatandaşlarına sunduğu bu hizmetinin adının ingilizce kelimeler ile oluşturulmuş olması, Chip and pin adının belirlenmiş olmasıdır.
İngiltere, 14 Şubat 2006′dan itibaren şifreli kredi kartı alışveriş devrini başlatmış ve kampanyasının ismini chip and pin koymuştur. Hatta ‘I love PIN’ gibi çarpıcı sözlerle de kampanyasını sürdürmektedir.
Ancak millî dili Türkçe olan ülkemizde, yaşlısı ve genci ile kullanım alanı milyonları bulan bu kredi kartı hizmetine ait yeni bir uygulamanın adının ‘chip and pin’ olması, ülkemiz adına yapılmış olan büyük bir hata ve öngörüsüzlüktür.
Bu ülke topraklarında kâr eden bankaların, milyonlarca yerli müşterisini yabancı konumuna sokan, chip and pin’in anlamını bilemeyenleri ise göz ardı edip büyük bir pazarlama hatası yapan bu zihniyetin, ülkemizin yozlaşmasına katkı sağlamasından başka işlevi olamayacaktır. Bu kelimeler yerine Şifreli Alışveriş ya da Çip ve Şifre gibi ifadelerin kullanılması daha doğru olacaktır.
Siz basiretli bankacılar olarak, dilimizin karşı karşıya kaldığı yozlaşma sorununa, en azından bu yanlış uygulamanızdan geri dönerek yardımcı olabilirsiniz. Ayrıca Ekstre yerine Hesap Özeti, ekspertiz yerine bilirkişi gibi kelimelerin kullanılmasının da bankacılık alanındaki dil yozlaşmasının önüne geçilmede bir adım olacağını düşünmekteyiz.
Bu konuda millî değerlerimize sahip çıkıp hassasiyetinizi ortaya koyacağınızı umut ediyoruz.
Saygılarımızla,
Ben de altına aynen imzamı atıyor ve bununla gurur duyuyorum.
NotDefterim.org
Kalitesiz öğrenciye hocalık yapmam!
Kalitesiz öğrenciye hocalık yapmam! 01.05.2006
Türkiye’nin önde gelen deprem uzmanlarından Prof. Şengör, diyerek İTÜ’deki öğretim üyeliğinden ayrılmaya karar verdi. Şengör Hoca, kalitesizliğe şu örneği gösterdi: ABD’li uzmanı dinlemeye 4, Hülya Avşar’ın paneline 600 öğrenci geldi.
İstanbul Teknik Üniversitesi Maden Fakültesi Jeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Celal Şengör, eğitim sistemi, toplumun duyarsızlığı ve eğitimsizliği konusunda açtı ağzını yumdu gözünü… Üniversiteler de dahil olmak üzere ordu dışında bütün kurumların bilimsellikten yoksun olduğunu ileri süren Şengör, üniversiteden ayrılma kararı aldığını ama Rektör Prof.
Dr. Faruk Karadoğan’ın ısrarı nedeniyle yıl sonuna kadar iTÜ’de devam edeceğini söyledi. Haziran’da emeklilik hakkını kazanacak olan Şengör, üniversiteyi bırakınca yurtdışına da gitmeyeceğini, evde çalışacağını söyledi.
Türkiye’nin durumunu en iyi anlatan örnek Şengör’ün umutsuzluğa kapılmasına bir şekilde Hülya Avşar neden olmuş. Üniversitelerde de toplumun çok büyük bir bölümünde de entelektüel kaygının yok olduğundan şikayet eden Prof. Şengör, Avşar olayını şöyle anlattı: “İTÜ, Amerika’dan çok değerli bir bilimadamını konferansa davet ediyor ancak aynı gün ve saatte Avşar’ın da üniversitemizde bir paneli oluyor. Amerikalı meslektaşımı 4, Avşar’ı ise 600 öğrenci dinliyor. Türkiye’nin durumunu anlatacak en güzel örnek budur.”
Oğlum askeri okula gitmek istiyor
En iyi üniversitelerden biri olan İTÜ’de bile öğrenci kalitesinin inanılmayacak ölçüde gerilediğini belirten Şengör, Türkiye’de diploma almak için üniversite eğitiminin yapıldığını söyledi. Şengör, kalite yoksunluğunu, öğrencilerinden örnek vererek anlattı: “işimizin abc’si gibi sayılan bir şey vardır. Deniz tabanındaki yayılma hesabında, zaman ile hızı dikkate alarak hesap yaparsınız. İTÜ gibi bir okulda öğrenci, zamanını bildiği bir veride hızı hesaplayamıyor. Bunun anlamı artık düşünmeyi de unuttuğumuzdur. Beş master öğrencim oldu. Onları boğmamak için sık sık sınav yapmayacağımı söyledim, ilk dönem bitti, ikinci dönemin ortasında sınav yaptım ve hepsi de sıfır aldı. Nedenini sorduğumda, haftada 10 saat ders aldıklarını, ayrıca bir işyerinde çalıştıklarını söylediler. Yurtdışında ise öğrenci haftada 6 saat ders alır ve her gün araştırmaya yöneltilir. İTÜ’de durum bu, varın gerisini siz düşünün.”
Şengör, okullardaki kalitesizliğe örnek gösterirken oğlunun talebini hatırlattı: “Alman Lisesi’nde okuyan oğlumu İTÜ, ODTÜ ve Bilkent cezbetmiyorsa ve Hava Harp Okulu’nda alacağı eğitimin daha iyi olduğunu düşü nüyorsa durum gerçekten vahim.”
Bilgi birikimimiz Afrika düzeyinde
Türkiye’de toplumun alternatif bir dünya yarattığını ve gerçek dünya ile iletişim kurmadığını söyleyen Şengör, toplumun bazı konulara duyarsızlığından yakındı: “Hani sık sık ‘Gölcük depreminden ders aldık mı?’ diye soruyorsunuz ya, biz hiçbir şeyden ders almayız.
Depremle ilgili herkesin anlayabileceği çok basit bir kitap yazdım. Bu kitabı benim insanım alıp okumadı. Biz bir şeyden ders alır mıyız? Türkiye maalesef Asya düzeyinde bile bir bilgi ve entellektüelliğe sahip değil, ancak Afrika ile boy ölçüşebiliriz. Türkiye dünyayla sadece ordusuyla yarışabilir.”
Depremini bekleyen İstanbul’un jeolojik durumunu yansıtan ilk haritanın 1919 yılında Werner Paeckelmann tarafından hazırlandığını hatırlatan Şengör şöyle dedi: “1938 ve 1960 yıllarında da biz birer harita hazırlıyoruz ama Paeckelmann’ın haritası kadar kapsamlı olamıyor. Bugün yeniden İstanbul’un kapsamlı bir jeoloji haritasını çıkarmak için çalışmalar yürütülüyor. Yıl ne? 2006… Yorumu artık siz yapın.”
Haberin kaynağı henüz bilinmiyor














